Konu Arşivi | "Emekli öğretmen İ. Gürdal Sümer"

Konular:

Gürdal Sümer “Gezileri anımsamak…”

Tarih: 14 Ekim 2021 Yazan: editor

Emekli öğretmen Gürdal Sümer’in kaleminden anılar. “Hayattan kaçmak için değil, hayatı kaçırmamak için. Hadi biraz gezmeye çıkın, iyi gelir.”

“Gezileri anımsamak…

Daha ilkokulda öğrenciyken kafaya taktım. Gezmek kadar güzel bir şey yok. O küçücük yaşta bir kentten diğerine gitmek, yolda dağları, ağaçları başka insanları görmek farklı bir dünyayı görmek gibiydi. Gezmeliyim dedim kendi kendime

Benim gezme tutkum babamın bir sözüyle başladı.

pic0023

“Haydi hazırlanın gidiyoruz !”. Aşağıda bizi bekleyen bir cipe bindik, ailecek. O cip bizi İskele’ ye götürdü, hem de iskelenin taa ucuna kadar. Bir gemi gelecekmiş, o gemi bizi götürecekmiş. Heyecanlandım. Az sonra ufukta bir gemi gözüktü, yaklaştıkça büyüdü, büyüdü tam karşımızda demir attı. Ama 150-200 metre uzakta. O gemi bizi uzaklara götürecekti. İskelenin ucundan kayığa bindik. Kayık gemiye yaklaştıkça gemi daha da büyüdü. Korktum. Gemiden aşağıya bir merdiven sarkıyordu. “İyi yapış” sesleriyle o merdivenden gemiye çıktık. Rahatlamıştım. O gemi gözümde sanki bir ada gibiydi.

İçi insan dolu bir gemi. Orta yerde, yüksekte kocaman bir baca, içinde yükselen dumanlar ve ne yaptıklarını anlayamadığım, sağa sola koşuşturan görevliler. Şaşkın şaşkın çevreme bakarken ansızın öten bir vapur düdüğü ile gemi dalgaları yarmaya başladı. Gidiyorduk. Gemi ilerledikçe Anamur kıyıları yerini başka kıyılara bırakıyordu. Rüyada gibiydim. Hayal bile etmediğim bir ortamdaydım. Hava karardı. Akşam olmuştu. Artık kıyıdan sadece cılız ışıklar geliyordu.

Güçlü bir vapur düdüğü ve arkasından babamın sesi “Alanya’ya geldik !”. Gece karanlığını aydınlatan ışıklar ve insanların telaşlı sesleri. Gerisi aklımda yok. Uyumuşum.

Bu sefer üç kez öten vapur düdüğü ve yine arkadan babamın sesi “Antalya’ya geldik”. Vapur düdüğünün Alanya’da niye bir kez, Antalya’da niye üç kez öttüğünü babama sordum. Gemi vilayetlere yanaştığı zaman üç kez ötermiş. Gemiyi terk ettik

Ama yolculuk bitmedi. Ulaşım aracını değiştirip bir otobüse bindik.

pic0012

Camları yandan açılan, yolcu eşyalarının üste konulduğu, içinde küçük aynaların yer aldığı bir otobüs. Dağları, taşları, yol üzeri evleri, köyleri seyrederek Burdur’a geldik. Burası son varacağımız yer değildi, yine araç değiştirdik.

Trene bindik, buharlı trene. Hani o “Kara Tren” dedikleri.

pic0033

Demir raylar üzerinde giden upuzun bir araç. Önde lokomotif arkada sıra sıra vagonlar. Harekete geçerken bacasında çuf çuf sesleri, demir tekerlerin takurtusu ve ardından keskin bir düdük. İşte kara tren buydu. Vagonlarda 6 kişilik odalar var. Karşılıklı 3er kişi oturursunuz. Geniş bir penceresi ve açılabilir camında ay yıldız arması. Kuşkusuz bu ay yıldız demir ağlarla örülen cumhuriyetin başarısını simgeliyordu.

O vagonun penceresi sinema perdesiydi sanki. Her şeyi gösteriyordu, başka istasyonları başka kentleri, bize el sallayan insanları… Babam birden okuduğu gazeteyi dışarı attı. Neden attığını da anlattı. Yolculuklarda okunan gazeteler köylerden geçilirken dışarı atılırmış, onlar da okusun, onlar da öğrensin diye. Böyle şeyleri ilk kez yaşıyordum. Çok mutluydum, meğer gezmek ne kadar da güzelmiş.

Ve akşam karanlığında son durak! İzmir Basmane Tren Garı. Büyük bir kent. Işıl ışıl. Anamur’dan ne kadar da farklı. Bir taksi ile ablamların evine geldik. Ablam ailemizin en büyük çocuğu ben de en küçüğü. Kavuştuk, hasret giderdik. Yorucu ama zevk aldığım yolculuk bitmişti. Koca şehir gezmeyle bitmiyor, aklımda en çok kalan Enternasyonal İzmir Fuarı idi. Değişik ülkeler fuar içinde kendi pavyonlarını açıyor orada kendi ürünlerini sergiliyordu. Her ülke kendini tanıtıyordu. Anamur’dan sanki ülke dışına çıkmış gibiydim.

Ve dönüş. Bu kez tek ulaşım aracıyla döndük. Gemi ile. Uzun bir yolculuk. Tam beş buçuk gün süren bir deniz yolculuğu. Denizde bize eşlik eden kocaman yunus balıkları, deniz tuttuğu için midesini denize boşaltanlar, limanlarda yükleme boşaltma yapan vincin sesleri olağan şeylerdi. O zamanın basit Anadolu kıyı kasabalarını sırayla geçtik. Güllük, Bodrum. Marmaris, Kaş, Finike ve Antalya. Yola devam. Alanya ve karaya ayak bastığımız yer Anamur.

Gezdiğimiz yerler aklımdan çıkmıyordu. Gezmeyi biraz daha sevdim.

Çok geçmedi yeni ders yılı başladı. Öğretmenimiz bize yaz tatilimizi nasıl geçirdiğimizi anlattırıyordu. Sıra bana gelince İzmir gezimi anlattım. İlgiyle dinleyen öğretmenim beni Gezi Kolu Başkanı yaptığını söyledi. Bu bana bir ödül gibi geldi. Arkadaşlarımın düşüncelerini alarak gezilecek yeri öğretmene bildirecektim. Sınıftaki duvar gazetesine gezilecek yerlerin bir listesini astım. Arkadaşlarıma nereyi gezmek istiyorlarsa oraya bir nokta koymalarını söyledim. Bir noktadan fazla koymamalarını da sıkı sıkı tembihledim. Nerenin gezileceğine öğrenciler karar veriyordu. Sonradan anladım ki öğretmen bize sınıfta uygulamalı demokrasi dersi vermiş.

Sınıf gezisi olarak Pullu Dere, Topbelen, Kale, İskele en çok gezdiğimiz alanlardı. Artık okul gezilerinin içindeydim. Okul ve gezi sözcükleri yüreğimde sarmaş dolaş oldular. Öğrencisi olduğum diğer okullarda da alışkanlığım devam etti. Zaman akıp giderken öğrenci kimliğim sona erdi.

Yeni kimliğim öğretmenlikti. Ortaokul ve liselerde görev yapacaktım. Öğrenci değildim. Ama yine öğrencilerle beraberdim. Yine okul gezilerinin içinde buldum kendimi. Öğrencilerle beraber gezmenin kesinlikle bir eğitim etkinliği olduğuna inandım. Eğitimin ayrılmaz bir parçası olarak gördüm.

Her öğrenci öğretmenine yakın olmak ister. Onunla konuşmak, onunla sohbet etmek ister. Hatta daha da ileri giderek okul dışında da beraber olmak, güzel vakit geçirmek ister. Ama tekdüze eğitim sistemimiz buna engel. Öğrenci sabah okula gelir, zil çalar, toplanırlar, sınıf sınıf içeri girerler. Arkasından öğretmen derse girer. 40 dakika ders, teneffüs, tekrar ders, tekrar tenefüs. Gün boyu devam eden bu proğram öğrenciyi, de öğretmeni de yorar. Ertesi gün, ertesi hafta yine aynı şeyler. Öğretmen de benzer duygular içindedir, o da öğrencisiyle bağ kurup onu yakından tanımak ister. Ancak koşullar buna çok uygun değil. Öğrenci ile öğretmen arasındaki tatlı diyalog artık başka günlere kalır.

İyi bir lise, iyi bir üniversite bölümü kazanmak için okulda, özel kurslarda kafası da iyice şişen öğrenciye bir nefes aldırmak gerekir. Bu nefes okul gezileridir. Öğretmenleriyle birlikte yaptıkları okul atmosferinden uzak günübirlik yayla gezileri onlara ilaç gibi gelir. Dağlarda kartopu oynayan, mangal yapan gençler streslerini orada bırakarak dönerler. Pazartesinin enerjisi hazırdır.

Dersler kurslar devam eder. Öğrenilen konular çoğalmıştır. Bu da kafaların biraz daha şişmesi, stresin biraz daha artmasıdır. Öyle bir eğitim sistemi ki öğrenmek yetmiyor, arkadaşlarından daha fazla öğrenmesi gerekiyor. Yoksa hedefindeki okula giremez. Öğrencinin ruh sağlığı tehlikede. Hele bir de onu bir başka öğrencinin başarısıyla kıyaslıysan annesi babası varsa..! Öğrencinin kısa bir ara vermesi gerekiyor.

Bu kısa aranın adı okul gezisidir. Öyle bir günlük okul gezileri yetmez. Daha uzun sürmeli. Üç gün olabilir, dört gün beş gün olabilir. Ulusal Egemenlik ya da Gençlik ve Spor Bayramı tatillerini de içine aldı mı bu gezi gerçekleşebilir.

Artık görev bundan sonra Gezi ve Turizm eğitsel kolu rehber öğretmenindir. Bu gezi için öğretmen an az bir ay hazırlık yapacaktır, yoksa yetiştiremez. Bazen bir ay da yetmez. Nereye gidilecek? Önce eğilim yoklaması yaparak gezi yerini saptar. O bölgede yer alan tarihsel ve doğal güzellikleri gezi programına ekler. Daha sonra okul müdürü ile beraber gezinin otobüsünü saptar. Konaklama için bazı otel ve öğretmenevleriyle anlaşma ve rezervasyon yapılır. Gezinin maliyeti kişi sayısına bölünerek kişi başına düşen fiyat ortaya çıkar. Bir de gezinin ayrıntılarını gösteren poster duvara asılır. Ve öğrencilerin başvurusu başlar.

Ancak bizden önce gezi dosyası seyahate çıkar. Rehber öğretmenden okul müdürüne, okul müdüründen İlçe Milli Eğitim Müdürüne, İlçe Milli Eğitim Müdüründen İl Milli Eğitim Müdürüne, İl Milli Eğitim Müdüründen Valiliğe seyahat eden gezi izin dosyası aynı yolu izleyerek okula geri döner. Bu da bir ayı bulur. Anamur il olsa bu kadar gezmezdi diye düşünürdüm.

Bazı arkadaşlarım bu kadar öğrencinin sorumluluğunu üzerime nasıl aldığımı merak ederlerdi. Öğrencilerle gezmeyi seviyorsan gerisi kolay derdim.

Artık gezi için hazırız. Otobüs okulun önündedir. Öğrenciler koltuklarda yerlerini alırlar. Küçük yaştakiler ön koltuklara, öğretmene görünmek istemeyenler arka koltuklara yerleşir. Otobüsün hareketiyle Anamur geride kalır. Öğrenciler çok mutludur, huzurludur. Ödev kontrolü yok, yazılı sınav yok, gömleğini dışarı sarkıtma diyen yok, kravatını düzelt diye uyaran da yok. Türkiye’nin doğal güzellikleri tarihsel eserleri onları bekliyor.

Annelerinin özenle hazırladıkları pastalar böreklerin ikramı başlar. Bu da otobüs içindeki kaynaşmayı dostluğu pekiştirir.

Okul gezilerine sadece bir eğlence olarak bakmayın, bu gezi öğrencinin yurdunu biraz daha tanımasıdır. İlk TBMM ve Anıtkabir’i görmek için Ankara’ya gitmesidir. Kendi ulusunun bağımsızlığını kazanmak için savaştığı Sakarya’yı. Dumlupınar’ı, Çanakkale’yi yerinde görmesidir, Karadeniz kıyılarında içtiği çayın ekildiği tarlayı görmesidir.

Otobüsün içinde dinmeyen bir gürültü. Ben gürültü diyorum ya meğer gürültü değilmiş o şenlikmiş. Doğru söylüyorlardı. Sesi güzel olan bir öğrencinin türküsünü bile rahat dinleyemezdik.

O günkü program gereği ziyaretler tamamlanmıştır. Yorulan öğrencilerle otele geliriz ve akşam yemeğini yeriz. Sıra odalara çekilip uyumaya gelmiştir. Ama kim uyuyacak, o yorgun öğrencilerin hepsi enerjik, hepsi dinamik. Birbirlerinin odalarını ziyaretler gece saat 12 ye 01 e kadar uzayan sohbetler, şarkı türkü söylemeler. Son öğrenciyi de yatırdıktan sonra rehber öğretmen yatağa girer.

Sadece otellerde değil kamu kurumu misafirhanelerinde veya öğretmenevlerinde de kalırdık. Fiyatları daha ucuzdu. Bunlardan birisi Antalya Orman Kampıydı. Kamp müdürü bana kızdı. Öğrencileri niye Hristiyanların eserlerine götürüyormuşum. Ona Anadolu’daki eserlerin bir kültür mirası olduğunu, dinsel ayrım yapmamamız gerektiğini anlatmaya çalıştıysam da anlatamadım. Yetkisi olsa bizi kızıp kamptan kovacaktı!

Ilgaz dağının güzelim ormanlarını geziyoruz. Öğrencilerin çıkardığı sesten kafası şişen öğretmen nihayet patladı. “ Yeter artık kesin sesinizi, burası dağ başımı ?” Cesaretli bir öğrenci yanıtladı. “Evet öğretmenim, burası dağ başı!” O günkü stres orada kaldı.

Çanakkale. Batılı emperyalistlere karşı kazanılan zaferin sahnesi. Burayı rehberle gezmek gerekir. Ancak bazı rehberler Türk ordusunun başarısını gölgeleyebilmek için gökten atlı melekler indi, askerlerimizi kurtardı gibi yalanlarla ziyaretçileri kandırıyorlardı. Uydurdukları diğer hikâyelerle müritleri ağlatırlarmış. Bizim rehberin anlatısı böyleydi. Kurtulamadık gitti bu yobaz rehberlerden.

Unutkanlık. Tedavisi zor bir özelliğimiz. Sabah otelden ayrılan öğrencilerimiz bazen saatini, bazen fotoğraf makinesini bazen de cep telefonunu unutarak otobüse binerler. Tam yol üzerindeyken “ Öğretmenim, fotoğraf makinam otelde kalmış, yeni almıştık, babam bana çok kızacak!” Gezinin unutkan öğrenciye zehir olmasını istemezdim. Uzun uğraşlardan sonra unuttuklarını geri alırdık. Muğla’dan ayrılırken bütün öğrencileri bir şey unutmamaları konusunda sıkı sıkı uyardım. Fethiye’ye geldiğimizde otobüste bir kişinin valizi çıkmadı. O kimdi biliyor musunuz? O kişi bendim. Öğrencilerden utandım.

Bir geziyi planlarken bölgenin hava koşullarını da dikkate almak gerekir. Aniden bastıracak bir kar, yağmur fırtına gezinin tadını kaçırabilir. Hava tahmin raporlarının tahminleri bazen tutmuyor. Tutmadığını Pülümür’de gördük.

Erzincan’dan ayrılıp Tunceli yoluna girdik. Bir askeri birlik bizi karşıladı. Onlara gerekli bilgileri verdim. Yolun güvenli olduğunu söylediler. Rahatladık. Pülümür’e doğru tırmanırken yol kenarında hafif kar görmeye başladık. Hoş bir görüntüydü. Giderekten kar çoğalmaya ve yolu örtmeye başladı. Derken yol görünmez oldu. Kar yükseldi. Bu sefer rahatsız olmaya başladım. Otobüs öndeki araçların bırakmış olduğu tekerlek izini takip ediyordu, ya tekerlek izinden çıkar da kara saplanırsa, yol ıssız, cep telefonları çekmez. Yanımda Müdür Muavini Mehmet Ballı oturuyordu. Onun da yüzü tedirgindi. Sıkıntılıydı. Sıkıntısını anlattı, “ya PKK önümüzü keserse, ya kurşun yağmuruna tutarsa…” Tedirgindi. Ama ona öyle bir şey söyledim ki… Rahatladı. Çok güldü, ben de güldüm. Öğrenciler de bize bakıyordu, bu öğretmenler niye gülüyorlar diye. Dua et kara saplanmayalım dedim.

Unutmadığım bir gezi Ege ve Marmara kıyı gezisiydi. Çok eğlenceli bir gezi olduğundan değil aksine çok sıkıntılara girdiğim bir geziydi. Organize gayet güzeldi. Rezervasyon tamam. Valilik izni tamam. Geriye bir otobüse binmek kalıyor. Ama bir hafta kala İlçe Milli Eğitim Müdürü izin verdiği geziye yine kendisi müdahale etti, gezi günlerini kıstı. Rezervasyonları değiştirmek kolay olmadı. Rota bozuldu. Her şey altüst oldu. Akşamüzeri gireceğimiz bir otele sabah ezanı okunurken geldik. Oysa hem İlçe Milli Eğitimin hem de valilik onayı olan bir geziydi. O İlçe Milli Eğitim Müdürünü hiç unutmadım. Umarım o da beni unutmamıştır.

Geziyi tamamladık. Ama defteri kapatmadık. Sırada gezinin “En” leri var. “ Otobüste en çok uyuyan”, “en çok hediye alan”, “en çok gürültü yapan”, “en çok telefonla konuşan” “gezi kurallarına en çok uyan ve diğer “En” ler arkadaşlarınca saptanır ve ilan edilir, geziye güzel bir anı olsun diye.

Gezi anıları bitmez, askerlik anıları gibidir. Geziye katılan her öğrencinin, her öğretmenin size anlatacağı bir şeyler vardır. Anadolu Lisesinin gezilerinde Okul Müdürü Ethem Ziya Alıçlı, Müdür Yardımcısı Mehmet Ballı ve diğer öğretmen arkadaşlarımın katkılarını unutmadım. Sağ olsunlar.

Gezmek çok güzel, şöyle ya da böyle. Ancak ülkedeki hayat pahalılığı, işsizlik, baskılar canınızı sıkıyor değil mi?

Hayattan kaçmak için değil, hayatı kaçırmamak için.

Hadi biraz gezmeye çıkın, iyi gelir.

pic0041

Yorum (0)

Konular:

Anamur’da 60’lı 70’li yıllarda yabancı turistler

Tarih: 02 Eylül 2021 Yazan: editor

Emekli öğretmeni İ. Gürdal Sümer’in kaleminden 60’lı, 70’li yıllar da Anamur’da yabancı turistler.

“Milattan Sonra 1960‘ın ilk yılları hiç turist görmediğim bir zaman dilimiydi. Duyardım üstelik merak da ederdim, turist nedir, nasıl bir şey diye. İlkokul öğrencisiydim. Okul bahçesinde oynarken bir gün, öğretmenin gür sesiyle irkildik. “ “Çocuklaaar!, yola bakın turistler geçiyor!” Gördüğümüz şey yavaş ilerleyen bir otomobil ve içinde birkaç insan. Çoğumuz belki de ilk kez turist görüyordu. O zaman anladım ki turistler de insanmış, bizim gibi. “ Öğretmenim turistler ne yapar” diye hemen sordum. “Her yeri gezer, dünyayı gezer” diye yanıtladı. Hiç böyle güzel bir “meslek” duymamıştım. Her yeri gezmek, dünyayı gezmek ne güzel.

Akşam anneme babama ben büyüdüğümde turist olacağım dedim. Avukat, öğretmen ya da eczacı olmamı bekleyen bizimkiler çok şaşırdı. Turist’ in ne olduğunu anlattılar. Meğer turist diye bir meslek yokmuş. Onlar sadece gezermiş. Olsun, turist olmak çok hoşuma gitmişti.

Zaman ilerledikçe daha fazla turist görmeye başladım. Onlar da insandı ama giyimleriyle davranışlarıyla bizden farklıydı.. Gülümseyen yüzleriyle, ütüsüz giysileriyle sakallı erkekleriyle, genç güzel kadınlarıyla bende hep merak uyandırırdı. Bu turistler Mamure kalesini, ören yerlerini güzelce gezerler, bazen Pullu Kampında bazen de İskele’ deki kamplarda çadır kurarlar orada yatarlardı. Kimi turistler de çarşı içindeki otellerde geceyi geçirirlerdi. Mamure Kalesi, Antik Anamuryum kenti ve Köşekbükü Mağarası en çok ziyaret edilen alanlardı. Her yerde turist vardı. Çokça Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya’dan gelirlerdi. İngiltere ve Amerika’dan gelenler daha azdı. Küçük otomobillerine binerler, ülkelerinden Anamur’a kadar gelirlerdi. Anamur yolları çok kötü virajlı diye hiç şikayet etmezlerdi. Nazik ve samimi insanlardı, yüzleri hep gülerdi. Konuşulacak, sohbet edilecek insanlardı. Ancak aramızda önemli bir problem vardı. Onların konuştuğu dili anlamazdık, onlar da bizim konuştuğumuz dili. Birbirimizin yüzüne bakıyor, selamlaşıyor daha öte gidemiyorduk. İsimlerini, nereden geldiklerini bir sorabilsem, bana söylediklerini ah bir anlayabilsem, azcık Fransızca bilsem diye içimden geçirirdim.

Ortaokula İzmir’de başlayınca yabancı dilim İngilizce oldu. Çat pat bir şeyler öğrendim. Artık selamlaşmanın ötesine geçebiliyordum. Yine de yetmezse tarzanca, o da yetmezse beden dilini kullanıyordum. Yani el, kol ve yüz hareketleriyle iletişime katkı sağlıyordum.

Anamur’da yaz mevsimi yalnız gelmez, beraberinde bol yabancı turisti de getirirdi o zamanlar. Her yerde turist görmek mümkündü. Otelciler memnun, lokantacılar memnun, esnaf memnun, en çok ta yabancı dilini geliştirmek isteyen gençler.

Bu arada Halk Eğitim Merkezi bir adım attı. Ama iyi bir adım. Esnaflara İngilizce kursu açtı. Bir esnafın ekmeğin, peynirin İngilizcesini bilmesi, kaç lira ettiğini söyleyebilmesi, selamlaşabilmesi ne güzel. Turizmin tohumları Anamur’da yeşeriyordu.

Farklı dinden, farklı milletlerden, farklı dillerden kalkıp ta buraya kadar gelen yabancı turistler Anamur üzerinde bir gökkuşağı gibiydi, renk renk.

Lise öğrenimime Anamur’da devam ettim. Ancak lisede tek yabancı dil vardı o da Fransızca. Yabancı dili İngilizce olan benim gibi birkaç öğrenci daha vardı. İngilizce öğretmenimiz de yoktu. Fransızca derslerine girerdim ama sıkılırdım, beni dışarı atsın diye bazen öğretmenimi kızdırırdım. Yılsonunda Hava Radar’ da görevli bir subay okula gelir, bizi sınavdan geçirir, biz de İngilizce’ den sınıfı geçerdik. Ama yine de edindiğim bazı kitaplarla da İngilizce ’ye çalışıyordum.

O günlerde çok yakın bir arkadaşımın babası Jandarma Komutanıydı. Bir akşam bana otobüsleriyle seyahat eden Kanadalı bir turist kafilesinin Antik Ören’de kamp kurduğunu söyledi. Kanada kafilesine bunun yasak olduğunu başka yere kamp kurmaları gerektiğini söyleyebilir misin diye sordu. Düşündüm, evet dedim. Hemen komutanla ve 4-5 silahlı Jandarma eriyle olay yerine hareket ettik. Heyecanlandım. Ya başaramazsam..! Vardığımızda yemek yiyorlardı, silahlı jandarmalardan ürktüler. Kısaca anlattım, dilimin döndüğü kadarıyla. Beni anladıklarını, başka bir yerde kamp kuracaklarını söylediler. Başarmıştım..

Bu turist milleti bizden çok farklı. Bir kere doğayı bizden daha çok seviyorlar. Nasıl sevdiklerini size şöyle anlatayım. Batılı bir ülkeden gelen turist İskele’ de haşlanmış bir mısır alır ve yiyerek Dragon Çayı’na kadar gelir. Geldiğinde elinde sadece mısırın koçanı kalmıştır. Çay kenarını kirletmemek için o koçanı rastgele atmaz, İskele’ ye geri götürür. Şimdi o turistin çöplüğe dönen çay kenarını görsün istemem. Deniziyle, ormanıyla akarsuyu ve güneşiyle bir de yemyeşil bahçeleriyle Anamur onlara göre tam bir cennet. Ya tarihsel eserlere ne demeli, Bizanslılar, Selçuklular ve Eski Romalıların armağanı kaleler, camiler, kiliseler turistleri bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. İşte onun için Anamur “Turistik” bir kasabaydı. Onun için çok turist geliyordu. Yabancı dil öğrenmek isteyen gençler çok şanslıydı. Gelen yabancı turistler gençlerle İngilizce, Fransızca veya Almanca dillerinden biriyle konuşuyordu. Ne de olsa gençlerimiz “bir lisan bir insan, iki lisan iki insan” deyişinin farkındaydılar.

Liseyi bitirdim. Ankara Gazi Eğitim’in İngilizce Öğretmenliği bölümüne girdim. Artık hem turistlere hem de İngilizce ’ye daha yakın olacaktım. Yabancı dilde konuşma becerisi o dili bol bol konuşmakla gelişebiliyor. Babanızla annenizle yabancı dil konuşamazsınız, arkadaşınızla da konuşamazsınız geriye kim kalıyor; yabancı turistler. O turistler ki ayağımıza kadar gelen bulunmaz bir fırsat gibiydiler.

Benimle aynı okulun Fransızca Öğretmenliği bölümüne giren Anamurlu arkadaşlarım Zekai Özcan ve Süleyman Oğuz’la birlikte gündüzleri turistlere rehberlik ediyor, akşam olunca da turistler bizi akşam yemeğine alıyorlardı, seyyar Turizm bürosu gibiydik. Öyle ki Süleyman Oğuz işin içine öyle girdi ki Turizm Danışma Müdürü oldu. Ancak Zekai Özcan gönlünü bir Fransız’a kaptırınca olanlar oldu soluğu Fransa’da aldı. Ülkemize bir turist gibi geliyordu. Fransa’dan gelin aldığımızı düşünürken meğer Fransa’ya damat vermişiz.

Okul günlerim iyi giderken hükümet değişti. MC hükümeti ülke yönetimini ele aldı. Okuldaki akademik sistemi eski klasik sisteme dönüştürdü. Oysa Gazi Eğitim Üniversite sistemi uygulayan Türkiye’de tek pilot okuldu. Sistemin eskiye dönüşmesiyle beraber siyasal kavgalar da başladı. Bu da eğitimin aksamasına ve sık sık okulun kapanmasına neden oldu. Sık sık okulun kapanmasıyla ben de sık sık Anamur’a geldim. Ders açığımı turistlerle konuşarak kapatmaya çalışıyordum. Çünkü bir gerçek vardı, Ankara’da turist yok, Anamur’da çok.

Anamur’da Pullu Kampı yabancı turistlerin belki de en çok sevdiği mekandı. Karavan veya çadırlarıyla gelirler. İçeri girmeden önce tuvaletin yerini sorarlar ve oraya giderler. Herkes onların sıkıştığını, çiş yapmaya gittiğini zanneder. Gerçek öyle değil. Tuvalet temiz mi, değil mi onu görmeye gider. Temiz bulursa hemen kamp kurar. O yıllar Pullu uluslararası bir kamp alanı gibiydi. Her tarafta yabancı turist… Her tarafta kurulan dostluklar… Gündüz deniz sefası akşam da müzik sefası. Karetta kaplumbağalarının yumurtlamaya gelmesi, o yumurtalardan çıkan yavruların denize ulaşmaya çalışması Pullu da bir festival gibi algılanıyordu.

Diğer bir kamp alanı İskele Cami’sinin hemen yanında kurulmuştu. İsmi “Yalı” idi. İşletmecisi İsmet Eroğlu. Ben onun kadar mesleğini zevkle yapan bir turizm işletmecisi görmedim. Vaktinin çoğunu turistlere ayırır, onların rahatını sağlardı. Akşamları İskele sakinlerinden Hacı Küllü kampa gelir, bir güldürü sanatçısı edasıyla turistleri gülmekten kırar geçirirdi. Orası sanki bir kamp alanı değil, İskele de bir eğlence merkezi gibiydi.

Yabancı konuklarımız her zaman kamplarda ya da otellerde kalmazdı, evlerimizde de kalırlardı. Hem de hiç para ödemeden. Nasıl mı? Kaldığı evdeki gençle hep yabacı dil -konuşurdu. Yemek bedava, yatak bedava ama yabancı dil dersleri de bedava.

Öylesine güzel dostluklar oluştu ki yabancı konuklarla, Anamur’daki bazı çevre gezilerini birlikte yapıyorduk. Güzel anılar biriktiriyorduk. Kalınören’de bir köy düğünü vardı. Avusturya’lı genç bir çift olan çadır komşuma bu köy düğününe beraber gitmeyi önerdim. Çok sevindiler. Öyle ya, sadece tarihsel ve doğal güzellikleri görmek için değil yaşam tarzımızı, düğünlerimizi de görmek istiyorlardı. Düğün yerine geldik. Gelin-Damat yan yana oturuyor davetliler de onlara bakıyordu. Gırnata, keman ve davul eşliğinde oynayanlar ortamı coşturuyordu. Genç hanım turist damadı öptü, gelini öptü tebrik etti ve hediyesini taktı. Sıra erkek arkadaşına gelmişti, o da tebrik edecekti ki, damat kulağıma fısıldadı : “ Beni öperse öpsün ama gelini öptürmem, taca ben öpmedim”. Böylece damat gelinin yanağını yabancı bir erkekten kurtarmıştı.

Aytaç Kırtasiye’nin karşısında tek odalı küçük zarif bir yapı vardı. Bu yapı “Turizm Danışma Bürosu idi. Turizm Tanıtma Bakanlığına bağlı içinde müdürü, memuru ve hizmetlisi olan bir resmi daire. Çarşıya doğudan giren turistleri bu güzel yapı karşılardı. Burada turistlere enformasyon hizmeti verilir yani nereler gezilebilir, nerede yemek yenir, nerede yatılır konusunda bilgi verilirdi. Ama o dönem yabancı dil bilen elemanı da yoktu büroda. Sıkıntı vardı.

Bu sıkıntı sadece Anamur’da değildi, aynı sorun birçok turistik merkezlerdeki danışma bürolarında da vardı. Bakanlık olayı çözdü. Turizm Bürolarında görevlendirmek üzere yabancı dili yeterli olanlar arasında sınav açtı. Açılan sınavı kazananlar sözleşmeli olarak bürolara atandılar. Artık onlar “Enformasyon Memuruydu. O atananlardan biri de bendim. Anamur’un o küçücük Turizm Danışma Bürosu’nda yerimi aldım.

Mevsim yine yazdı. Anamur gene turist yükünü tutmuştu. Turizm Bürosu Sosyal Güvenlik Kurumu gidip gelenler gibi çok yoğundu. Turist lokantada yediği kazığı bize şikayet ediyordu, Sivrisineklere önlem almayan otelin acısını bizden çıkarıyordu. Pullu’da kamp kurallarına uymayanları, gece gürültü yapanları bize aktarıyordu. Turizm Bürolarından çok şey bekliyorlardı.

Yeni Zelanda’lı bir grub turist kamyonla dünya turuna çıkar. Kamyon dediğime bakmayın, içinde oturmak için uzun rahat kanepeler, güneşi engelleyen gölgelikler olan rahat bir kamyon. Kaledıran’a geldiklerinde deniz kenarında kamp kurarlar ve geceyi orada geçirirler. Ancak sabahleyin içlerinden birisi uyanmaz. Ölmüştür. O kamyonun sürücüsü ve muhtar sabahın erken saatlerinde büroya gelerek olayı anlatırlar. Olayı resmi makamlara ilettim. Cumhuriyet Savcısı, Jandarma Komutanı Ve Hükümet Tabipliğinden oluşan bir ekiple olay yerine gittik. Araçlardan indiğimizde Hükümet Tabibi Bahri Oğuz muhtara “Boğazlar Meselesini halledin dedi. Şaşırmıştım, uluslararası bir meselede köy muhtarı ne yapabilirdi ki. Ama az sonra anlaşıldı. Yemekler gelince anladım ki “boğazlar meselesi” yemek yediğimiz boğazımızın meselesiymiş. Daha sonra otopsi için olay yerine gittiğimizde turistlerin neşesine diyecek yoktu. Yüzüyorlar, içiyorlar, şakalaşıyorlardı. Kimsede üzüntü falan yoktu. Otopsi başladı. Cesetten uzak durmaya çalıştım. Alışık değildim. Doktorun ölen turistin akşam ne yediği ne içtiği sorularını bana sorduruyordu ama cesetten uzak durduğumdan rahat duyamıyordum. Bahri Oğuz bana çok kızdı. “Görevini yapacaksan doğru dürüst yap” dedi. Doktor nerden bilsin o işin benim asli görevim olmadığını, sadece gönüllü olduğumu!

Başımı derde soktuğum durumlar da oldu. Minibüslü bir İtalyan gurup Kale civarında bir lokantada balık yer. Yemek lezzetli ama ödenecek faturada hiç lezzet yok. Yapılan şikayet üzerine onların minibüsüne binerek bir Jandarma Uzman Çavuş komutasında dört tüfekli erle olay yerine yani lokantaya hareket ettik. Karşısında devlet gücünü gören lokanta sahibi fazla direnmedi. Faturayı istenilen seviyeye indirdi. Komutan memnun, turistler memnun. Dönmek üzereyken komutana deniz kenarında bir traktörün kaçak kum yüklediği ihbarı geldi. İhbar doğruydu, traktör kumu yüklemiş Bozyazı’ya doğru gidiyordu. Turistlerin minibüsüyle yaptığımız amansız! Takip sonucu yakalanan traktör lokantaya geri getirildi. Ben de komutana ibret-i alem için kumun yüklendiği yere boşaltılmasını önerdim. Kabul etmedi, karakolun inşaatı var oraya dökeceğim dedi. O zaman siz de kum çalıyorsunuz dedim, dedim ama bana çok kızdı. “Devlet kendi malını istediği yerde kullanır sana mı soracak, anarşist misin komünist misin sen ?” dedi. Ben daha da ısrar edince beni devletin askerine mukavemetten gözaltına aldı. “Atın bunu minibüse” dedi. Traktör sürücüsü de minibüsteydi. Dertleştik. Kum karakol inşaatına dökülürken beni affettiğini söyledi, bir daha devletin işlerine karışma dedi. Hapisten yeni çıkmış gibi sevindiğimi hatırlıyorum.

O yabancı konuklarımızla yaşadıklarımız elbette benimle sınırlı değil, kim bilir kimlerle neler yaşadılar… Ama öylesine güzel, öylesine ilginç anılar bıraktılar ki anlatması uzun. Anamur’un Avrupa’ya açtığı pencere gibiydiler.

Zaman akıp gitti, çok şey değişti. O yabancı turistli günler geride kaldı. Eskisi kadar turist gelmez oldu. Sonra yok denecek kadar azaldı. O heyecanlı günler, o maceralı günler unutması zor anı olarak kaldı içimizde.

Peki ne oldu da böyle oldu? Bence büyük sermaye palazlandı, küçük sermayeye acımadı. , çok yıldızlı, lüks oteller yaptılar. Turistleri oraya doldurdular, “Dışarı çıkmana gerek yok, aradığın her şey bu otelde var” dediler. Geliştirdikleri bu sisteme “Her şey dahil” ismini verdiler. Anamur bu oluşumun dışında kaldı.

Böylece turistler pansiyonlardan, küçük otellerden, lokantalardan, yaşam tarzımızdan, belki de en önemlisi yabancı dilini geliştirmek isteyen gençlerden uzak kaldılar.

Ben yine en başa döndüm. Nereye derseniz, Anamur’da hiç yabancı turist görmediğim bir zaman dilimine!”

pic0011pic0021

Yorum (0)

Konular:

Anamur’da sinemalı yaşam

Tarih: 05 Haziran 2021 Yazan: editor

Emekli öğretmen İsmet Gürdal Sümer’in kaleminden “Anamur’da Sinemalı Yaşam”

Zaman şimdiki zaman değil. Öyle bir zaman ki,  Anamur’da…

Okey taşları yok, televizyon yok, akıllı cep telefonu da yok. Peki ne var?

Türkan Şoray var, Ayhan Işık var, Yılmaz Güney, Fatma Girik, Cüneyt Arkın var, aşk, heyecan, macera filmleri var, yani sinema var. Daha da ötesi sinema sevdası var. Sinema sinema olmaktan çıkmış Anamur’da bir yaşam tarzına dönüşmüş. Herkesin gönlünde bir sinema sanatçısı. Kimisi kendi kişiliğini Ayhan Işık’ta bulur, olgun ve dürüst, kimisi de Yılmaz Güney’le bir tutar kendini, yiğit ve cesur. Ya genç kızlarımız…? Onların da gönlünde Türkan Şoray’ları, Fatma Girik’leri, Hülya Koçyiğit’leri görürsünüz. Ama her oyuncu gönüllerde yer bulamadı. Örneğin Erol Taş. Filmlerde zalim, acımasız karakteri oynardı, masum insanlara hep kötülük yapardı. Daha başka başka oyuncular da var, böyle gönüllere giren giremeyen. Liste uzun.

Çok uzun yıllar önce başladı sinemalı yaşam Anamur’da. 1950 lerin ortalarıydı. Fotoğrafçılıktan sinema işletmeciliğine geçen babam Haydar Sümer, Yıldız Sineması’nı kurdu. Yer “Koca Kahve”. Çarşı ortasında ayakta kalabilmiş eski bir yapı. Sinema kurulmasına kuruldu ama fiziki ve teknik olanaklar bir sinema için çok da yeterli değil. Bina içinde küçük bir oda “makine dairesi” oldu. Ortada bir masa. O masanın üzerinde 16mm lik film makinası. Yanda bir oda daha, uyuyan çocukların yatırıldığı yer. Sinemaya gittiğimi hatırlarım da döndüğümü hiç hatırlamam. Demek ki ben de uyuyormuşum. Ve Mustafa Seymen, babamın yakın arkadaşı, teknik anlamda babamın yardımcısı.

Gündüz saatlerinde Anamur’da elektrik yok. Akşama doğru elektrik gelir, gece 12 de 1 de gider. Onun için sinemaya elektrik üreten jenaratör alınır. Ve tamirci Yahya Usta (Gülgeç) bu elektrik makinasına teknik desteğini esirgemez. Sıkıntılar olursa olsun, kasabanın yaşamına sinema girdi ya o yeter. İyi ama o akşam sinemada hangi film var, hangi “artis” ler var, halk nasıl bilecek, nerden öğrenecek? Kolayı var. Sinema 3-4 kişilik bir ekip hazırlar. Bu ekip Göktaş ve Saray mahallelerinin ara sokaklarına kadar girer. Filmin adını, hangi oyuncuların rol aldığını, filmin başlama saatini, filmin içinde aşk, heyecan, macera olduğunu tanıtarak sinemaya dönerler. Bu ekibi size biraz daha anlatayım. Ekipte her bireyin ayrı bir görevi var. Bir kişi film afişinin takıldığı tabelayı taşır, diğeri elinde bir zil, o zili çalarak halkın dikkatini toplar. Üçüncü kişinin elinde tenekeden yapılmış ilkel bir megafon. O megafondan anons eder. “ Dikkat dikkat, bu akşam Yıldız Sinemasında saat sekiz buçukta başrollerini Fikret Hakan, Muhterem Nur, Hüseyin Baradan…” diye bağırır film hakkında herkesi haberdar ederdi. 4. Kişi yedek elemandır. Her an görev üstlenmeye hazırdır. Tam bir “Ekip Çalışması”.

Filmdeki oyuncuları öğrenen genç kız akşam eve gelen babasına “Bu akşam Muhterem Nur’un filmi var ne olur bizi sinemaya götür.” der. Baba eve yorgun gelmiştir ama kızını kıramaz. Peki der.

Akşama doğru sinema salonu tekrar gözden geçirilir, tahta sandalyeler düzgün şekilde sıralanır ve sinema hoparlörüne yüksek sesli müzik yayını başlar. Zeki Müren’in, Hamiyet Yücesis’in, Müzeyyen Senar’ın 78 devirlik taş plakları gramofona konur. Gramofondan çıkan ses sinemanın dışındaki hoparlörüne aktarılır. Geniş bir alana yaydıkları sesle, şarkılarla milletin aklına sinemayı getirirlerdi.

Akşam yemek erken yenir ve aile sinemaya gelir. Baba biletleri alır, kapıdaki görevliye gösterir, görevli biletleri alır, biraz yırtar, yırtık bileti iade eder. Aile olarak gelenler bir tarafta, bekar erkek olarak gelenler diğer tarafta oturur. Bekar erkeğin gözü kapıdadır, sevdalandığı kız o gün sinemaya gelir mi acaba diye. İçeri giren aile kendilerine ayrılan yere oturur ve filmin başlamasını bekler. Film başlayıncaya kadar da taş plaklardan şarkılar türküler dinlerler. Bazen film saatinde başlamaz. O zaman anlarız ki ya yeterince seyirci, yani müşteri gelmedi ya da önemli şahsiyetler gecikti, jandarma komutanı gibi, kaymakam gibi.

Nihayet film başlar. Aşk, heyecan, macera bekleyen aileler karşılarında bir dram bulurlar. Film önce mutlu bir aile görüntüsü ile başlar, aile içi sevgi saygı üst düzeyde. Maddi durumları da çok iyi. Her şey iyi giderken aile reisi dışarda güzel fettan bir kadına takılır. Kadının niyeti adamın parasını yemektir. Adam evini ihmal eder ve evi terk eder. Parasını, servetini kadına kaptıran adam ve ailesi sefaletin içine düşer, bu acıklı durum bazı hanım seyircileri çok etkiler ve ağlamaya başlarlar. Eskiden öyleydi. Acıklı filmde ağlanırdı.

Film bittiğinde seyirciler sinemayı terk eder, filmin sonunu getiremeden uyuya kalan seyirciler usulca uyandırılır ve evine gönderilir. Sinema makinasını çalıştıran makinist bir gün sonrası için makaradaki filmi geri sarar.

Yine böyle bir günde babam filmi geri sararken annem hem ağlıyor hem de babama kızgınlıkla bir şeyler söylüyor. Çok küçük olduğumdan durumu kavrayamadım. Ama sonradan öğrendim. O gün sinemada başrollerini Raj Kapoor ve Nargis’in paylaştığı “Avare” isminde bir Hint filmi gösterilmiş. Filmdeki dramatik olaylar çok sayıda seyircinin ağlamasına sebep olmuş. Annem de babama kızmış “niye milleti ağlatan filmler getiriyorsun” diye.

Anamur’a sadece yerli filmler gelmezdi. Yabancı filmler de gelirdi. Romantik, kovboy, Kızılderili, bol şarkılı Hint filmleri gelirdi. Hem de renkli Türkçe ve de sinemaskop.

Bu arada bazı gerici çevreler sinemaya karşıdır. “ Allah’ın can vermediği hayaletleri canlıymış gibi seyretmek büyük günahmış. Zaten ticari başarıya ulaşamamış babam sinema makinesini İslahiye’de birisine satar. O günlerin belediye başkanı Hasan Adil Cenkcimenoğlu’nun ricasıyla da belediyede çalışmaya başlar.

Ama sinemalı yaşam Anamur’da bitmez, devam eder. Çünkü hala okey taşları yok, televizyon yok akıllı akılsız cep tep telefonu da yok. Öyleyse sinemaya devam. Osman Nuri ve arkadaşları devreye girer. Yeni bir sinema makinası alırlar. Bu makine 16mm lik değil 35mm liktir. Daha büyük, teknik olarak daha da gelişmiş bir sinema makinesi.

Anamur’da sinema sevgisi devam ederken seyirci sayısı daha da çoğalır. Koca Kahve’deki sinema içine balkon inşa edilir, daha fazla seyirci alabilsin diye.

Kurtuluş Savaşını ve zaferini işleyen filmler de geliyordu. Bu okullarımız için bulunmaz fırsattı. Uygulamalı tarih dersi gibiydi. Öğretmenler öğrencilerini gündüz saatlerinde toplu olarak sinemaya götürürlerdi. Öğrencilerin çok hoşuna giden okul ortamından uzak bir sosyal etkinlikti bu. Ders kitaplarından kurtulan tarihsel olaylar sinemanın perdesinde canlanıyordu. Türk ordusu zafere ulaştıkça öğrenciler alkışlarla ıslıklarla sinemanın altını üstüne getirirlerdi. Öğrenciler enerji boşaltıyordu.

Ya yazlık sinemalar! Onlar ayrı bir güzellik. . Kapalı binaya kapanmadan, terlemeden bir de verilen arada soğuk çavuş gazozu içmek var ya, hepsine bedel. Sıcakta akşama kadar tarlada çalış bir de üstüne duş al sinemaya gel. O vücut şimdi film mi seyreder yoksa başını yanındakinin omuzuna düşürüp istirahate mi çekilir bilinmez. İstirahat sırasında ses üretmezse sıkıntı yok. Hele yakın köylerdeki insanların kamyonlara binerek sinemaya gelmesi görülmeye değer. Ancak yazlık sinema sahibinin de alması gereken önlemler var. Kenarlar yüksek duvarla çevrilmiş olmalı ki dışardan bakıldığı zaman sinema perdesi görülmemeli. Çevresinde yüksek binalar da olmamalı. Yoksa bedavacılar para vermeden, bilet almadan evlerden balkonlardan filmi seyrederler. Bilet alsınlar öyle seyretsinler filmi.

Günleri ayları yılları önüne katan zaman hiç durmuyordu, habire yol alıyordu. Bu ilçede yaşayan insanların sayısı da artıyordu. Nüfusun artması sinemaya olan talebinde artmasını getiriyordu. Ali İhsan Alp, Suphi Alp kardeşlerin Büyük Sineması, Mustafa Kaplan’ın Kaplan Sineması Anamur’a bir hediye gibi geldi. Bunun yanında film makinasını çalıştıran, görüntüyü beyaz perdeye aksettiren “Makinistleri unutulmamalı. Rahmetli Esat abimiz. Halen aramızda olan Hüseyin Seymen. Kim bilir ne güzel anılar vardır bu eski makinistlerde. Dinlemek lazım.

Artık filmler siyah beyaz değildi. Filmler baştan sonuna kadar renklendi. Renkli filmin seyri daha zevkliydi. Konular da değişmeye başladı. Öyle insanları hüngür hüngür ağlatan filmler yerine güldürüler yer almaya başladı. “Adanalı Tayfur / Turist Ömer” tiplemeleri gibi.

Konu değişikliği bununla sınırlı kalmadı. Emekçi sınıfın sorunlarını ele alan sosyal içerikli filmler de Anamur’a gelmeye başladı. “Otobüs Yolcuları”, “Karanlıkta Uyananlar” Yılmaz Güney’in “Umut” filmi gibi. Sinemada gerçekçi sol rüzgarlar esmeye başladı. Anamur’da sol kesim sinemayı biraz daha sevdi. Bu arada filmler daha da gelişti. Teknik açıdan, görsel açıdan, sanatsal açıdan demek istiyorum. Kemal Sunal’ın “Hababam Sınıfı’nı bunun yanında ağa-ırgat feodal çelişkileri işleyen Şener Şen filmlerini kimse unutmuyor. Öyleyse Anamurlu sinemaya gitmesin de ne yapsın, geceleri balkona oturup ta yıldızları mı seyretsin. Tercihini sinemadan yana kullanır. Bu kentin yaz akşamlarında gökyüzü yıldızlarla doludur, bir fırsatını bulur gene seyreder, belki el ele tutuşurken belki de rakısını yudumlarken, sorun değil.

Bu sinema sevdası akşamları çarşıyı da canlandırdı. Bir çok dükkan açıktı. Lokantalar, bakkallar, manavlar… Sinema çarşıya can veriyordu.

Bir yenilik te gündüz seanslarının başlamasıydı. En çok ta gençler ve öğrenciler ilgi gösterirdi, ne de olsa giriş ücreti akşama göre daha ucuzdu. “Doktor Jivago ” Üç buçuk saat uzunluğundaki ünlü tarihi film. Bir hafta sonu gündüz gösterime girdi. Lise öğrencileri sinemayı tıka basa doldurdu. Hem film güzeldi hem de öğrencilerin birbirlerini süzmeleri.

Kışlık sinemaların bir özelliği var ki sigara tiryakilerinin hiç hoşuna gitmez. Sinemanın duvarlarında herkesin gözü görsün diye iri iri yazılmış “Sigara İçilmez” ya da “ Sigara İçmek Yasaktır” biçiminde sert ve bağlayıcı uyarılar vardır. Oysa seyirci filme dalmış, o güzelim sahneyi seyrederken eli sigara paketine gider ve sigarasını yakar. Anında sinema görevlisi gözüne ışığı tutar ve görevliden “ Gardaş, sigaranı söndür !” komutunu alır. Çaresizdir. Sigarasını söndürür. O sahneler hiç sigara içmeden seyredilir mi? Ne yapsın dişini sıkıp seyreder.

Yasakların devamı var. Bu sefer ki yasak lise müdürlüğünden geliyor. Hiçbir öğrenci hafta içi günlerde akşam sinemaya gidemez. Gittiği saptanırsa, yandı. Disiplin kurulunun vereceği cezaya katlanmak zorundadır. Bir keresinde akşam gizlice sinemaya gittim. Dönüşte Ziraat Bankası’nın yanında bulunan Öğretmenler Lokalinin önünden geçerken “Gürdaaal” diye geceleyin çarşıyı inleten bir ses duydum. Korktum. Müdür muavini beni yanına çağırıyordu. Belli ki yakalanmıştım. Öylesine öfkeliydi ki ya orada dayak yiyecektim ya da ertesi günü disiplin kurulunun vereceği cezalardan birini beğenecektim. Ama hiçbiri olmadı. Yanında bulunan diğer öğretmen, Güner Erdoğrul’un “Bu okulumuzun iyi uslu öğrencilerindedir” şeklindeki olumlu görüş bildirmesi üzerine müdür muavini beni salıverdi. Sağ olasın Güner Öğretmenim. Yoksa müdür muavini canımı çok yakacaktı. Bir daha akşam sinemaya gitmedim. Riskliydi.

Bu yasak bazı öğrencileri gündüz filmlerine yöneltti. Her gün öğleden sonra sinemaya gidilir mi? Gittik. Film ayrımı da yapmıyorduk. Ne filmi oynatılırsa oynatılsın gidiyorduk. Nasıl bir sinema sevdasıydı bu… Anlatması zor.

Sinemanın kendine göre sansür sistemi de vardı. Gelen filmlerin çoğu aşkı kara sevdayı işlerdi. Ateşle barutu yan yana getirirdi. Oyuncular ele tutuşur, kucaklaşır, öpüşürlerdi. Tamam, buraya kadar sorun yok. Ancak oyuncular rahat durmaz da işi biraz ileriye götürürseler ilk müdahale makinistten gelirdi. Hemen film makinasının objektif ayarını bozar, görüntüyü bulanıklaştırır, anlaşılmaz hale getirirdi. Hem de bekarlardan gelen “makiniiist!” diye yükselen protesto seslerine hiç aldırış etmeden. Makinistin gerekçesi hazır, “sinemada aile var, kadın var, kız var, asla müsaade etmem !” Böylece bekarların hevesi kursağında kalıyordu.

Bu sinemanın en çilekeş insanları belki de makinistlerdi. İkindi saatlerinde başlayan hazırlıklar ve her gece saat 12 lere kadar uzayan çalışma saatleri. Bu yüzden akşam yaşantıları yok gibidir. Akşam evlerine misafir gelmez, bir konu komşuya misafir de olamazlar. Her akşam sinemada olmak zorundalar. Film gösteriminde ses kaybolsa, ya da film kopsa seyirci makiniste kızar. Film zamanında başlamazsa makinist sinemada yükselen ıslıklara, uyaran seslere katlanmak zorundadır. Ancak seyirci her zaman kızmaz, filmin finali onu mutlu ettiyse makinist te mutlu olur. Yine de zor iştir makinist olmak.

Sinemalar sadece sinema değildi. Düğün salonuydu. Tiyatroydu. Konser sahnesiydi. Okulların yılsonu müsameresinin yeriydi siyasal partilerin kongre salonuydu. . Her sinema sosyal bir mekândı. Büyük sinema sahnesinde yer alan tek kişilik “Bir Delinin Hatıra Defteri’ni unutmadım. Ya yazlık kaplan Sineması’nda yer alan, Nazım Hikmet’in şiirlerinden derlenen Edip Akbayram, Selda, Timur Selçuk konseri! Unutulmaz.

Kalitesiyle, toplumcu sanatıyla ilerleyen sinemaya bir virüs girdi. İçten içe, yavaş yavaş kemirmeye başladı. Önceleri fazla etkili olmadı. Ama salgın yayıldı, evlere girdi, herkesi hasta etti. Bu virüs kutu şeklindeydi ve adı “Televizyondu. Sinemanın göstermediklerini bile gösteriyordu, hem de bilet ücreti ödemeden, çocuklara gazoz parası ödemeden.

Artık aileler sinemadan yavaş yavaş uzaklaşmaya, televizyona yaklaşmaya başladılar. Oysa sinema bir endüstri idi, bir yatırım alanıydı. Ayakta kalabilmesi için sinemaya seyirci gelmesi lazımdı. Çözüm bulundu. Madem aileler sinemaya gelmiyor o zaman bekarların hoşuna giden filmler yapalım dediler. Cinsel içerikli tuhaf isimli filmler hızla yayıldı. Ama bu da yeterli olmadı. Sinemalar bir bir kapanmaya başladı. Yerlerini İşhanlarına, müteahhitlere bıraktılar.

Bu olumsuz gelişmelerden Anamur da nasibini aldı. Bir zamanlar 3 sinemamız varken hepsi anılarda kaldı. Ayakta kalabilen sinema binaları da başka etkinliklerin hizmetine girdi.

Böylece akşamları dışarı çıkmaz olduk, giydik pijamalarımızı, geçtik televizyonun karşısına saatlerce seyretmeye başladık. Sinemada dostlarımızı görüp “ Nerelerdesin, gözükmez oldun? Nasılsın? Çor çocuk nasıl” demez olduk. İçe kapandık.

Yine de sinemalar tümüyle kapanmadı, az sayıda insana hizmet veren entelektüel bir zevk olarak devam ediyor.

Ne güzellikler yaşamıştık o sinemalarda. Anılarda kalsın istemezdim. Görsel iletişim teknolojisi ilerledi. Sinema zevkimizin üstünü örttü.

Sonradan belediyemiz bir sinema açtı. Kent kültürüne olumlu bir katkı adına! Ama nereye açtı? Taa Anamur’un Antalya çıkışına. Sanki “sinemada ne işiniz var, oturun okey oynayın, oturun televizyon seyredin, oturun Facebook’ta paylaşım yapın der gibi.

Ne oldu o güzelim sinema sevdamıza, o güzelim sinemalara? Uçtu gitti. Geriye bir masal kaldı.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde Anamur’da 3 tane sinema varmııış… Bir gün, o sinemaların birinde…

Diyerek böyle anlatın sinemayı, sizden sonrakilere…

pic0011

Yorum (0)

Konular:

Anamur’da 60’lı 70’li yıllar

Tarih: 09 Mayıs 2021 Yazan: editor

Emekli Öğretmen İsmet Gürdal Sümer’in kaleminden 60’lı 70’li yıllarda Anamur

Bir zamanlar “ ÜÇYOL”

“Ekmek Bitiyaaa…!, Ekmek Bitiyaaa…!” Göktaş Mahallesi Üçyol’da akşama doğru bu sesi duyardık eskiden, taa kırk sene, elli sene, belki de daha öncesi. Fırıncının oğlu Yurdaer böyle bağırırdı, ekmek bitiyor anlamındaydı. Elde kalan son ekmekler de satılsın diye. Babası Hakkı Seyhan mahallenin fırıncısıydı. Biz çocukları bile ciddiye alan, sohbet eden sevecen bir insandı. Bir de iyi Galatasaray’lıydı.

Ama oradaki tek esnaf o değildi. Bakkal Amcalar vardı. Hiç namaz kaçırmayan Ahmet Seyhan, sattığı sakızlardan çıkan futbolcu resimlerini küçük camlı dolaba yapıştıran Durmuş Ali Eleman, dükkânındaki buzdolabından çıkardığı içi buzlu gazoz içtiğimiz Kalaycı Hüseyin (Kısaalioğlu). Bir bakkal Amcamız daha vardı, Jandarma Karakol bahçesine bitişik “Aza Kanaat Bakkaliyesi Mehmet Karadağ”. Nedense herkes ona “Bekçi Memet” derdi.

Küçük, dar sokaklar açılırdı buraya. İçinde sade evler, öylesine güzel amcalar, teyzeler, ağabeyler, öylesine hoş ablalar, arkadaşlar vardı ki hepsi belleğime yapışıp kaldılar. Kimdi bu güzel insanlar?

Örneğin Süleyman Sırrı Gökmen, Atatürk İlkokulu başöğretmeni. Evi buradaydı. Otoriter, sert yapısı hepimizi korkuturdu. Kuralları çiğneyen öğrenciler bunun bedelini canı yanarak öderdi. Komşu momşu demezdi. Az ötede “Kostak Ahmet” in evi ve evinin altında küçücük bir dükkânı.

Karşıda Sümer Sokak ve Haydar Sümer. Önde bahçe arkada ev. Çok sayıda meslek değiştiren bir insan, manifaturacılık, fotoğrafçılık, gazete bayii, Cumhuriyet Gazetesi muhabirliği, yağlıboya tabelacılığı, kolonya imalatçılığı, muhasebecilik ve benim de biraz hatırlayabildiğim sinema işletmeciliği. Baktı ki olmuyor eli iyi kalem tutunca belediye tahakkuk memuru olarak meslekler zincirine son noktayı koyuyor. Zarif ve romantik bir insandı. Akıllarda öyle kaldı. Ve eşi Zehra Hanım, Anamur’un ilk kadın kuaförü. Saç kesme 2 buçuk, ondüle saç 7 buçuk liraydı.

Arkadaki ev Arap Emine’nindi ama biz ona ebe diye seslenirdik. Hastalandığımda annem beni ona götürür o da bize kurşun dökerdi, biz nazardan her türlü kötülüklerden korunalım diye.

Biraz daha yukarda Terzi Hamdi amcamız vardı. Sessiz sakin duruşuyla melek gibi bir insandı. Eşi Fadime Hanım teyze daha farklıydı. Az aşağıda oturan kızını çağırmak için “Gülşaaah !” diye bir seslenişi vardı ki mahallede duymayan kalmazdı.

Burada bir Terzi Hamdi daha var. Benim dayım. Dedemin en büyük çocuğu. Ama benim dayım uzun yaşamadı. Genç sayılacak bir yaşta bu dünyayı terk etti.

Hiç duydunuz mu “Fikri Pehlivan” ismini? Adı üstünde o bir pehlivandı. Yalnız yaşardı. Bir evi bir bahçesi vardı. Çocuklarla iyi geçinir, evini ziyarete gelenlere İstanbul Kasımpaşa’da kazandığı birincilikleri yazan gazete kupürlerini gösterirdi. İyi insandı ama bahçesine izinsiz giren komşu tavuklarına tuzak kurmaktan da geri kalmazdı.

Hadi biraz daha arkaya gidelim. Orada “Şeker’i görürsünüz, yani Şeker Amca’yı, yani Hakkı Afacan’ı. Gerçekten de şeker gibi bir insan. Bulunduğu her ortamı tatlandıran neşelendiren ve babamla birlikte rakıyı en iyi biçimde, usul ve adabıyla değerlendiren özgün bir kişiliği olan bir insan. Eşi İclal Hanım saf temiz içten yapısıyla annemin sevdiği bir komşusu, sevdiği bir arkadaşıydı.

Bir başka komşumuz, annemin dayısı Mehmet Sezer. Tam bir İstanbul Beyefendisi. Geçmiş günleri kendisinden zevkle dinlediğim ve aile soy ağacımızı çizen ilk ve tek akrabamızdı.. Bir diğer komşumuz “Maşazade”. Arzuhalciydi. Hükümet Konağına işi düşen köylü ilk ona uğrar o da daktilosu ile dilekçesini yazar en sonunda da arz ve talep ederdi. Eşi Haskadın Teyze de bahçesinde sebze yetiştirir ve komşuların ihtiyacını karşılardı.

Hani bazı insanlar vardır ya, ava meraklıdır, alır tüfeğini alır fişeklerini dağ taş gezer. İşte bu avcıların malzemelerini satan kişi burada oturur, Hilmi Şeref. Nazik bir insandı. Eşi Emine Hanım ise tam bir dindar, nerede bir kadın cenazesi olsa hemen yardıma koşar, yönlendirir.

1927-28 yıllarında Kılıç köyünden bir insan kalkar kasabaya göç eder, bizim mahallede ev, çarşıda dükkân sahibi olur. Dükkânda çeşit çeşit kumaşlar satar. Avukat ve öğretmen evlatlar yetiştirir. Bu insan Sadullah Kılıç’tır. İşyerinde kendisine hep yardım eden Mehmet Şeref ve kardeşi Hacı Şeref te bu mahallenin sakinleriydi. “ Sakinleriydi” diyorum çünkü çok sakin insanlardı.

Hemen biraz daha ötede mahallenin muhtarı ve kasabı otururdu. Esprili ve şakacı kişiliği ile tanıdığımız bu insan Kasap Sabri idi. Kendisinin kasap ve hayvan üreticisi olduğunu, senede 365 gün çalıştığını, benim de tatili bol bir öğretmen olarak senede sadece 180 gün çalıştığımı iddia ederdi.

Hiç Nasibe Hanım Teyze’den bahsetmemek olur mu? Bozyazı Gürlevik kökenli. Genç yaşta eşini kaybettiğinde babamlar iki yıl radyo açmamışlar. O zamanların komşuya saygı böyleymiş. Evine develerle darı geldiğini hatırlarım. Gelen darıları komşu kadınlar bir araya gelir ve neşe içinde o darıların kabuklarını soyarlardı. O neşeli sesler bizim evden duyulurdu. Bozyazı’da ortaokul olmadığından epeyce Bozyazı’lı öğrenciye evlerini açtılar, biz de o daracık sokakta araya bir çamaşır ipi gerer onlarla voleybol maçı yapardık. Ve onun oğlu Özcan Kaya, bana hep kazak erkek imajı verirdi. Eşime yardım ederken beni görsün istemezdim, gördüğünde benimle alay eder, kazaklık derslerine başlardı. “Kara kartal Beşiktaş” derdi başka bir şey demezdi.

O günlerin evleri ya bir katlı ya da iki katlıydı. Hemen her evin bir bahçesi vardı. Öyle büyük bahçeler değil, 2 dönüm en fazla 3 dönüm, daha fazla değil. Portakal başlıca üründü. Bunun yanında mandalina limon gibi ağaçlara da yer verilirdi. Kazma kürekle açılan kuyulardan elde edilen suyla ya da Sadullah Kılıç’ın açtığı kuyudan akan suyla sıraya girilerek bahçeler sulanırdı. Bahar aylarında çiçek açan portakal bahçeleri bazen düğün salonuna dönüşürdü. İçinde davulcusu, gırnatacısı, kemancısı rakısı mezesi ve yemekleri olan bir düğün salonu.

Bu mahallenin bir de “Müslime Abası” vardı. Eşini uzun zaman önce kaybetmiş. Saçlarını değirmende ağartmamış ama saçlarını değirmende bir makinaya kaptırmış ve tamamen saçsız kalmış şen ve coşkun bir kadındı. Meslek seçimi konusunda bana önerisi vardı. “Öğretmen ol len, ikindin oldu mu dağıt zinaları bak keyfine” derdi. Elbette ki zina sözcüğünü söz dinlemez, ele avuca sığmaz hayırsız çocuk anlamında kullanmıştı.

Yaz akşamları demek sivrisinek savaşları demekti. Acımasız ve kanlı geçerdi. En sonunda kendimizi cibinliğe atarak kurtulurduk, bir de sabaha kadar rahat uyuyalım diye. Sabah uyandığımızda her nasılsa cibinliğin içine girmiş, bizden emdiği kanla karnı şişmiş, uçma yeteneğini büyük ölçüde yitirmiş birkaç sivrisinek görürdük. Artık onları yok etmek çok kolaydı. Dedim ya sivrisinek savaşları kanlı geçer diye. Ne biz onlara acırdık ne de onlar bize.

Öyle ki yüzme havuzlarımız bile vardı, biz çocuklar için. Bahçe sulamada kullanılan bu havuzlarda yüzmeyi öğrenirdik. Su üzerinde biriken yosunları ileri ittirir yüzmeye devam eder serinlerdik. Yoksa kolay mıydı üç kilometre ötede denize yürüyerek gitmek hem de bu sıcakta.

Üçyol’da fırının doğu yanından aşağıya bir sokak iner, o zamanki adıyla Sofu Sokağı. Yine az sayıda ev ve portakal bahçeleri. Fırının üstündeki ev Hasan Seyhan’a ait. Belediyede Fen Memuru, şimdilerin İmar Müdürü gibi bir şey. Bir çok “altı dükkan üstü ev “ in tasarlayıcısı oldu. Karşıda Kalaycı Hüseyin’in evi . Hem bakkal hem de olçum.

Bu sokakta evlerden birisi de posta dağıtıcısı “Müvezzi Halil’e aitti. Omuzunda posta çantası elinde bir tomar mektupla yaklaştığı evde bir heyecan, bir sevinç olurdu. Büyük olasılıkla gurbetteki çocuğundan ya da askerdeki oğlundan mektup getiriyordu. Bakkal Bekçi Mehmet’e gelen mektubu benimle gönderirdi, bakkal cebime bir avuç kuru üzüm katsın diye.

Bugünün iletişim ve haberleşme araçları o günlerde olmadığı için komşular akşamları birbirlerini ziyaret eder, yenilir içilir bir güzel de tombala oynanırdı. Torbadan sayıları çeken 68 diye anons ettiğinde sakın 89 olmasın iyi bak diye seslenirlerdi. Torbadan çektiği sayıya bakıp “Oturuşu güzeel!” diye seslendiğinde biz o sayının “22” olduğunu anlardık. Beklediği sayı çıkınca “Birinci çinko !” “ikinci çinko !” ya da “tombala !” diye bağırırlardı. Gündüzün yorgunluğu böyle çıkıyordu.

Komşu gezileri bununla sınırlı değildi elbette. Günlük ev işlerini tamamlayan kadınlar öğleden sonra bir evde toplanırlar bugünün anlamıyla “Gün” yaparlardı. Bir iskambil oyunu olan “Tık” oynamak o toplantının temel taşıydı. İclal Hanım, Müzeyyen Hanım, Kutsel Hanım ve daha başka hanımlar bu oyunu zevkle oynarlardı. Öyle ki bizim evde kısa süre misafir kalan Amerikalı bir turist bile bu oyunun müptelası olmuştu.

Elbette bu kadınlar sadece ev kadını değildiler. İçlerinde zanaatkârlar var. Kadın terzimiz de var. Esma Hanım teyzemiz hanımlara güzel giysiler dikerdi. Genç yaşta eşini kaybedince evin geçimini üstlenmek zorunda kaldı. Oğlu Turgay (biz ona “Subay” derdik) kafa dengi bir arkadaşımdı. Kafa dengi bir arkadaşım daha vardı, Süleyman Seyhan, gündüzleri gezer, babasının dükkanında eğleşir akşam oldu mu sinemaya giderdik. “Yazlık Şenay” sinemasına. Film bittiğinde hemen eve gitmezdik. Gezerdik. Tom Miks, Texas gibi kitaplarını da değişirdik.

Fırından azcık batıya gidelim. Şimdiki adıyla “Akdeniz Caddesi, o zamanki adıyla “Göç yolu”. Yaz mevsimi yaklaşırken bu yol üzerinde hayvanlarla yapılan yayla göçlerini görürdük. Atlar, develer, eşekler inekler, belki de o yüzden göç yolu dediler. Orada mahallemizin camisi, hemen bir iki adım yanında sınıf arkadaşım Özer’in babası Fethi Ertuğrul’un evi var. Eşi Sevim Hanım’la birlikte çok çok neşeli insanlardı. Hele Sevim Hanım bir kahkaha attı mı bütün mahalle duyardı.

Bana izin verin az daha batıya gideyim. Orada çarşıda bakkal dükkânı olan “Bay Mehmet” in evi var. Aslında unvanı “Bayii Mehmet” di ama insanlar kolayına geldiği gibi söylüyordu.

Oradan dönüyoruz. Bu sefer yukarı doğru çikan, iki aracın bile sığmadığı küçücük daracık bir sokak, Demiral Sokağı. Bu sokakta Mısır’lı Hafız’ın (İbrahim Ergan) konak gibi büyük iki katlı evini görürdünüz. Kendisine niye Mısır’lı, niye Hafız dediklerini bilemiyorum. Sanırım denizcilik yapıyordu çünkü bahçesinde yapım halinde sandal ve tekneler görürdüm. Az daha arkada dürüst, ne düşünüyorsa onu konuşan Dozerci Osman Usta otururdu. Sıcak yaz gecelerinde açık pencereden çıkan sesle biz Osman Usta’nın uyuduğunu anlardık. Eşi Müzeyyen Hanım ise aksine sessiz saygılı ve uyumluydu.

Birçok komşu evi toprak damlıydı. Her damın üstünde bir yuvak ve demiri olurdu. Yuvak ağır silindir bir taş, ona bağlı bir demirle çekilirdi. Bu taşlardan bazıları da antik çağdan kalma kolon parçalarıydı. Yağan yağmurdan sonra komşumuz dama çıkar, bir ileri bir geri taşı yuvarlayarak toprağı sıkıştırır, suyun içeri girmesini önlerdi. Ama yağmur suyu gene de bir yolunu bulur tavandan tıp tıp diye damlardı. O yıllarda yağmur yağdıkça yağardı.

Mahallemizde bizden büyük ağabeylerimiz vardı. Şöyle bir saysam aklımda kalanları. Kendisi küçük çocukken üç tekerlekli bisikletine imrenerek baktığımız Prof. Tamer Müftüoğlu, belediye çalışanı Pelin Seyhan, PTT Müdürü Gündoğdu Ergan, Mimar Türker Sümer, tuğla imalatçısı Tuğrul Aral. sağlıkçı Uğray Kısaalioğlu, radyo tamircisi Yücel Sümer, öğretmen Ünay Kısaalioğlu, , sinema işletmecisi Nadir Aldanoğlu. Ablalarımız yok mu? Tabii ki var. Şükran, Ünsay, Yaşar, Gülhan Ablalar, bir de hatırlayabildiğim Leman, Kebire, Gülseren ablalar vardı. Daha da vardı elbette bu çevreye renk verenler, anlam katanlar. Hepsini sayamadım, beni bağışlasınlar. Akıp giden zaman içinde burada bahsettiğim insanların çoğu aramızdan ayrıldı, ama arkalarında anlatması güzel anılar bırakarak. Mekânları cennet olsun.

Bugün bu çevrede yaşayan bir çocuk belki de uzun yıllar sonra burayı anlatacak. Yoğun trafikten karşıya geçemezdik diyecek, çok canlıydı, çok gürültülüydü diyecek.

İnsanın yaşamı biraz da araç sürmeye benziyor, Arada bir geriyi gösteren aynaya bakıyorsun. O aynada unutamadıklarını görüyorsun. Benimkisi de öyle bir şey işte.

pic0023

Yorum (0)

Anket

Mersin - Antalya yolu tamamlandığında Anamur'a ne gibi faydaları olur?

  • Turizm yatırımları artar, turizm gelişir (45.0%, 513 Oy)
  • Göç alır, fayda değil zarar getirir (33.0%, 375 Oy)
  • Anamur'un il olmasına katkı sağlayabilir (12.0%, 134 Oy)
  • Tarım ürünleri kolay pazarlanır (10.0%, 116 Oy)

Toplam Oy: 1,139

Loading ... Loading ...

HAVA DURUMU

ANAMUR

İLETİŞİM SAYFALARI

Son Yorumlar

  • Şeref Koz: Buradan geçerken hep strese kalıyorum. Bu kadar uzun süre kalması...
  • abdulllah aydın: Sağlam bir ATATÜRK cü olduğuna ,nandığım Sayın Başkan:...
  • abdulllah aydın: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Diyorki:”Cahal et...
  • abdulllah aydın: Yeni seçilen başkan ve üyelere başarılar dilerim.İhrac...
  • Gökçin Yalçın: Başarılar diliyorum.
  • hüseyin kocoglu: meraba arkadaslar kuzu göbegi alıyoruz ve toplatıyoruz...
  • Şeref Koz: Yaşlıya, hastaya, düşküne sağlıklı bakabilmek için oğlu, kızı...
  • Şeref Koz: Görülüyor ki insanlar sorunlara karşı duyarlı. Katılım çok iyi....
  • anamurlu: Masaya konulan ve çözüm bekleyen ana sorun halkın sağlıkla ilgili...
  • Şeref Koz: Elektrikler kesildiğinde telefon çıkmamaları çok kötü. İşletmeler...