Haberi Arkadaşına Gönder Haberi Arkadaşına Gönder

“Anamur’un unutulmazları”

13 Ocak 2022

www.haberanamur.net te yayınlanan haber ve fotoğraflar, kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz.

Emekli öğretmen İ. Gürdal Sümer’in kaleminden “Anamur’un unutulmazları”

Hiç aklınıza geldi mi? “Dünyanın ilk mesleği nedir ?” diye. Benim aklıma geldi, biraz araştırdım. Ama bir sonuca varamadım. Bilim insanları da bir sonuca varamamış. Terzilik diyen var, madencilik diyen var, demircilik diyen var biraz daha ileriye gidip fahişelik diyen de var.

Başka meslekler de işin içine katılmış. Hangisi ilk meslekti? Bence fazla zorlamaya gerek yok. Öyle düşündüm kendi kendime. İnsanın tarihine, yaşam biçimine bir göz atarsak belki de ilk mesleklere ulaşabiliriz. O insanlar ki karınlarını doyurmak için tarımla uğraşmışlar, ekip dikmişler. Hayvancılık yapmışlar. Etinden sütünden yumurtasından derisinden dışkısından yararlanmışlar. Bu da kendine özgü meslekler ortaya çıkmış. Böyle güzel güzel yaşarken yetmemiş bir de kıran kırana savaşmışlar. Birbirlerini öldürmüşler. Bu uğraşılar da kendine özgü meslekleri getirmiş.

Salt meslekler değil o meslekleri yürüten, o meslek içinde ömrünü harcamış insanlar da arada bir aklıma gelir. O insanlar aklıma geldiği zaman onların mesleğini de anımsıyorum. Onları unutmak kendimi unutmak gibi geliyor. Yani meslek varsa insan da var.

Anamur doğduğum, yaşadığım, yaşam biçimine alıştığım bir kent. Tükenmiş ya da tükenmeye yüz tutmuş meslekler ve o mesleklerin akılda kalmış insanları. Kendileri yaşamasa da bıraktıkları iz yaşamaya devam ediyor.

Tarımdan başlasam diyorum. Tarlayı sürmek için saban ve diğer aletleri yapmak, bazı hayvanların ayağına nal çakmak öyle basit bir olay değildi. Meslekti. Biz onlar “nalbant” derdik Demircilik ve nalbantlık aynı dükkân içinde yer alabiliyordu. İçerde dövülen demirin dışarı taşan sesi ve ayağına nal çakılan hayvanın haykırışları kulağımdan gitmez. Anamur’da “Demirci Süleyman” çocukluğumdan kalan bir isim.

Bir de eşekle ulaşım sağlayanların olmazsa olmazı vardı. Semer. Hayvanın çıplak sırtına binilmez, sırtına oturtulan semer üzerine binilir. Semer bir anlamda hayvan üzerindeki koltuk gibi bir şey. Çarşıda kendilerine ait dükkanları olur, orada usta çırak beraber çalışırlardı.

İnsanlar bu kadar savaşırlar da savaşla ilgili meslekler olmaz mı? Silah yapanlar, ordu içinde değişik rütbelerle geçimini sağlayanlar. Savaşların yarattığı mesleklerdi.

İnsan sağlığı ile ilgili mesleklerin oluşumu da ayrı bir konu. Üniversite yok, tıp fakültesi yok, sağlık meslek lisesi yok. Ama “Kocakarılar var. Tarihin akışında büyük sağlık hizmeti verdiler. Farmakoloji onların ana dalıydı. Hazırladıkları doğal ilaçlarla hastaların umut kapısı oldular. Derken gelişen tıp bilimi sonucunda doktorlar, cerrahlar sahneye çıktı. Şimdi Lisede çocuk derslerinde çok başarılıysa babası hemen hayalini kurar. “Benim çocuk inşallah doktor olur” diye içinden geçirir. Ne de olsa saygın bir meslek.

“Koca Doktor” diye bilinen insan Anamur’da benim az da olsa hatırlayabildiğim ilk doktordu. Sonradan ortaokulda Tabiat Bilgisi derslerine giren Hayri Durdu, hazırlanan bir jeeple köylere kadar hasta ziyaretine giden Sıtkı Hasanoğlu Alpay Doktor, Kemal Doktor ve Kaladıran’dan Bahri Oğuz Anamurluların unutmadığı doktorlar oldular.

Eskiden kırsal alanda oturanların kent merkezine gelmesi kolay değildi. Öyle ki kadınlar bile çarşı içine fazla gitmezdi. Alışverişten uzaktılar. Ama onun da kolayı bulundu. Evlerine kadar ayaklarına kadar gelen insanlar vardı. Onlara özellikle tuhafiye ve zücaciye eşyalarını sergileyip sattılar. Bu gelen insanlar satacaklarını bazen kendi sırtında bazen de at sırtında dolaştılar. Onun geldiğini gören kadın komşu kadına seslenir : “Bizim evin önüne gel, çerçi geldi çerçi. Çerçinin açtığı serginin başındaki kadınlar ve pazarlık sesleri. Alışveriş değil sanki sosyal bir etkinlik.

Çok küçüktüm. Çarşıda tek başıma gezerken acıktım. Bir fırının önünden geçerken sıcak ekmeğin kokusu direncimi kırdı. Fırına girerek fırıncıya seslendim : “ Karnım acıktı, bana ekmek verin” dedim. Verdiler. Hem de içine helva koydular. O sevinçle yiyerek eve geldim. Annem elimdekini gördü, kimin verdiğini sordu. Fırıncıdan istedim verdiler dedim. Annem sen dilenci misin diye bana çok kızdı. O fırıncı “Selim Onbaşı”ydı. Yakın mesafede “Kambur” lakaplı diğer bir fırıncı daha vardı. Aşağı Üçyol’da Hakkı Seyhan ve arkasından “Karagöz” Anamurlulara güzel ekmek pişirdiler.

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu, zincir marketler icat oldu, olan mahalledeki bakkallara oldu. Kapitalist sistemin hiç acıması yok. Bakkalları bir bir yok etmeye başladı. Oysa eskiden öyle miydi? Kentsel yaşamın, ticari yaşamın en önemli parçası gibiydiler. Veresiye defterleriyle müşteri ile dayanışmanın en güzel örneğini verdiler. Köylerden kasabaya gelenler bakkallara uğramadan gitmezler. Anımsayabildiğim o eski bakkallar… “Bay Hasan bay Mehmet Seymen” ikilisi, “Orhan-Turgut Doğan” kardeşler, Ali Top, Sabri Keser, dükkanında kulağımızı çekmeden bizi salmayan Mustafa Ehlizoğlu, Üçyol’da Ahmet Seyhan, Jandarma Karakolu yanında “ Bekçi Mehmet” ve diğerleri…

Çarşıda bir gezinti yapın. Çeşit çeşit meslekleri sergileyen dükkanlar görürsünüz. Ancak bazı mesleklerin dükkanlarını ya görürsünüz ya da göremezsiniz. O dükkanlardan biri terzi dükkanlarıdır. Terzilik ince bir sanat. İnsanları giydirme sanatı. Doğar doğmaz giyinmeye başlarız. Ölünceye kadar da giyiniriz. İlk çağlarda hayvan derileri giysi kumaşımız oldu. Sonradan yerini pamuklu ve sentetik kumaşlara bıraktı. Nasıl giyineceğimize biraz da iklim koşulları karar veriyordu. Sıcak yerlerde çok giyinmeye gerek yok. Eğer çok soğuk havası olan yerlerde ise sıkı sıkı giyinmemiz gerekiyor. Terzi elindeki kumaşı müşterisinin vücuduna en uygun şekilde oturtur. Hünerini burada gösterir. Bir dükkanın önünden geçerken yeni yakılmış bir kömür ütüsü görürseniz bilin ki orası bir terzi dükkanının önüdür. Eski terzileri bir anımsayalım, “Anamur’a pantolonu ben tanıttım” diyen dedem Terzi Süleyman”, “Terzi Hasan”, “Terzi Kemal”, Terzi Torunoğlu”, “Terzi Mehmet” daha çok… Bir de kadın terzilerimiz vardı. Onların öyle çarşıda dükkanları olmazdı. Evlerinde çalışırlardı. Esma Hanım teyzemiz bizim mahallenin tek kadın terzisiydi. Zaman ilerleyince büyük sermayenin hazır giysilerini tercih ettik. Terzi kumaşı vücudumuza uydurmaya çalışırken biz vücudumuzu hazır giysilere uydurmaya çalıştık. “Paçası geniş ama terziye daraltırım” dedik. Gelişen giyim teknolojisi ve sermayesi terzilere de yaptı yapacağını.

Karnımız aç. Yememiz gerekiyor. Yemeği nasıl pişiririz? Elbette ateşte pişiririz. Önceleri odun ateşiyle pişirdik, odun ateşiyle gecelere ışık saçtık, ısındık başka işlerde de kullandık. Ev içine yapılan ocaklarda sacayak üzerine oturtulmuş dışı isli bir tencere, altında yanan odunlar ve içinde kaynamaya başlayan gölevez yemeği… Teknoloji gelişince bu sahnenin perdesi kapandı. Petrolün bulunması ve ondan gazyağı elde edilmesiyle yeni pişirme ve aydınlanma araçları ortaya çıktı. Bir tanesine “gazocağı” dedik. Memesini ispirtoyla ısıtıp deposundaki gazyağını elle pompalayarak kuvvetli ateş elde ettik ve üstüne tenceremizi koyup yemeğimizi pişirdik. Bir diğer aletin adı “ lüks” idi. Aydınlanma aracıydı. Lüks sözcüğünü tam iyi telaffuz edemediğimizden biraz da sesimize uymadığından biz “löküs” dedik. Güzel ışık veriyordu. Gaz lambası ve fenerleri de kullandık. Ama ışıkları löküs kadar güçlü değildi. Her araç gibi bu aletler de arıza yaptı. Bu da yeni bir mesleği doğurdu. Kendilerine “tamirci” dendi. Açtıkları dükkanda bu ve buna benzer araçları tamir ettiler. Mustafa Seymen ve oğlu Hüseyin Seymen bu mesleğin öncüsü oldular. Ancak teknoloji yerinde durmuyor ki! Bu araçların yerine başka daha kullanışlı araçlar geldi. Böylece bir meslek daha kapısına kilit vurdu.

Pazar yerinde bir kilosuna yaklaşık 1 Euro ödediğimiz gıda maddesini hepimiz biliyoruz. “Taze yer fıstığından bahsediyorum. Haşlamasına doyum olmaz. Bir zamanlar ilçenin temel tarım ürünüydü. Çiftçi önce tarlasını sürdürür, tohumu eker, yazın sular. Eylül ayı geldiğinde de çekim başlar. Çekim demek fıstığın tarladan kökleriyle birlikte alınmasıdır. Çekime gelenler emeklerinin karşılığı olarak toplanan fıstığın beşte veya altıda birini alırlar. Dalları da hayvanlara yem olurdu. Tarlanın büyüklüğüne göre 5 ton 10 ton yer fıstığı hasat ederdi. Fıstık işçiliği zordur zahmetlidir. Çekilen fıstık dama serilir, kurumaya bırakılır. Ama çiftçinin gözü bulutlarda kulağı gök gümbürtüsündedir. Yağmur yağarsa bir an önce fıstıkları eve taşımak zorundadır. Yağmur gecenin 2’sinde bile olsa. Yoksa bütün emekleri ziyan olur. Gündüz fıstıkta çalışıp akşam sinemaya gittiklerinde filmin sonunu getiremeyip uyudukları işte bu yüzdendir. Anamur’da emeklerinin karşılığını alamayan üreticilerin yaptığı o ünlü “Fıstık Yürüyüşü” nü unutmak mümkün değil.

Gündüz fıstıkta çalışıp akşam Elbette bu kadar yer fıstığının hepsi haşlanarak yenmez. Kurutulan fıstıkların iyileri ayıklanır, kalan kısmı değirmenlerde yağa dönüşürdü. Uygun fiyat bulununca da götürüp tüccara satılırdı. Bunlara “Fıstık Tüccarı” denirdi. Büyük dükkânlarının kapılarında “Yağlı Tohumlar Ticarethanesi” gibi levhalar olurdu. Traktörlerle gelen fıstık çuvalları tartılır ücreti sonra ödenirdi. Onlar da işlenmek üzere büyük şehirlere gönderirlerdi. Kamyon dükkan önüne gelir çuval çuval yüklenirdi. Ortalama 10 ton. Ondan sonra ver elini İstanbul!

Ama biz İstanbul’a değil Mersin’e gidelim, hem de Burhanettin Turan’ın otobüsüyle. Anamur’un o yıllardaki yetersizlikleri bizi hep Mersin’e yönlendirdi. İlk işimiz, parasını vererek otobüste yer ayırtmaktır. Çarşıda yazıhaneler var. O yazıhanelerin başında bulunan Ahmet Sinanoğlu, Mahmut Sinanoğlu, Tahsin Şimşek yolcuların kaydını yaparlardı. En çok işittikleri “aman teker üstü olmasın. En arka da olmasın.” Hele bir de şoför mahalli olursa tadından yenmez. Sabah Mersin’e hareket eden otobüsün yolu uzun. Sıkıntılı. Çarıklar’dan, Bozdoğan’dan, Bozyazı’dan, Aksaz’dan yolcu toplayarak Soğuksu’ya kadar gelir. Mola verir. Ne de olsa uzun yoldan gelmiştir. Bazen de o zaman ki adıyla Gilindire’de (Aydıncık) dururdu. Moladan sonra muavinin aşağıda Mersin yolcusu kalmasın anonsuyla şoförümüz Burhanettin Amca direksiyonun başına geçer. Direksiyonun hemen yanında bir paket Samsun sigarası da bütün yolculukta şoföre eşlik ederdi. Bundan sonraki durak Gülnar’dır. Ağır ağır Sele yokuşunu çıkacak ve Gülnar’a girecektir. Yazın yaylamaya buraya gelenler Anamur otobüsünü dört gözle bekler. Sahilde kalanlar onlara Sepetler içinde sebzeler meyveler gönderirdi, karpuz gelirdi. Muavin otobüsün üstüne çıkar kime ne geldiyse ismini bağırarak sepeti aşağıya sarkıtırdı. Ben babamın bize gönderdiklerini sevinerek eve götürürdüm, bir çocuk sevinciyle. Bu yolculukta bazen olmadık yerde teker patlar, bazen de yolun bir bölümü yağmurdan hasar görmüştür. Al sana emek ve zaman kaybı. Derken otobüs Mersin’e gelir, gelir ama vakit akşama az kalmıştır. Yolcunun burada kalacak yeri yoksa Anamurlular geceyi garaja bitişik Güleç Oteli’nde geçirirler. Mersin’de Güleç Oteli’nde kalmak bir Anamur geleneğiydi.

Ama bizim öylesine çok geleneğimiz var ki! O geleneklerin yarattığı meslekler ve de o mesleklerin yarattığı insanlar… Hepsi buraya sığmadı. Bakarsın bir gün buraya sığmayanlar da sığar. Yaşarken dün bugünü iyi süzün. Sizin de unutamadıklarınız olsun.

Sizden sonrakilere anlatırsınız!

haberanamur0019

Yapılan Yorumlar:3 Adet

  1. Ayşe Derya Seymen Yorumu:

    Eline, yüreğine sağlık canım babacığım Yine harika bir yazı olmuş…

  2. Hüseyin Sezer Yorumu:

    Gürdal abi kalemine sağlık

  3. Adil Demir Yorumu:

    Gürdal Abi,birbirinden güzel yazılarını kitap haline getirirsen çok sevinirim.Ayrıca güzel yazından dolayı kutlarım.

Yorumlayın

Anket

Mersin - Antalya yolu tamamlandığında Anamur'a ne gibi faydaları olur?

Sonuçlar

Loading ... Loading ...

HAVA DURUMU

ANAMUR

İLETİŞİM SAYFALARI

Son Yorumlar

  • Tedora Vohs: Of be Gürdal, yine döktürmüssün canim kardesim. Gülnarda...
  • Mehmet Aydın: Anamur ve kendim adına teşekkürler;emeğiniz e sağlık hocam.
  • Ayşe Derya Seymen: Harika babacığım.. Emeğine yüreğine sağlık, iyi ki varsın
  • Hüseyin Sezer: Kalemine sağlık çocukluğumuza götürdün teşekkürler
  • Adil Demir: Süper,zamanda yolculuk yaptım.Ellerine ve hafızana sağlık abi!
  • Gürdal Sümer: Temiz çevre ve sıfır atık konusunda duyarlı olunması çağdaş...
  • Müjdat NUHUT: Eline, beynine, emeğine sağlık.Çok güzel bir belgesel...
  • Ayşe Derya Seymen: Emeğine yüreğine sağlık babacığım Harika bir yazı olmuş..
  • Mehmet Kemal: İyi adamdı, mekanı cennet olsun
  • Resul Baltacı: 05427359149 ararmisin